6 Ekim 2013 Pazar

ISSIZ OSMAN: Çözümleme

ISSIZ OSMAN: Çözümleme: ROLÜNÜ OYNAYAN ADAM Gecenin karanlığında bir köpek havlaması ile uyandım. Belki kavga ediyorlardı, belki ortak bir düşmana karşı bir...

ISSIZ OSMAN: Çözümleme

ISSIZ OSMAN: Çözümleme: ROLÜNÜ OYNAYAN ADAM Gecenin karanlığında bir köpek havlaması ile uyandım. Belki kavga ediyorlardı, belki ortak bir düşmana karşı bir...

2 Ağustos 2013 Cuma

MİKROKREDİ İLE TANIŞMANIN İLK HİKAYESİ "ARILARLA KONUŞMAK"



Bir babaannem vardı, nur içinde yatsın. Her atanın yaptığı gibi torunlarını yanına oturtur dua öğretirdi. Bana özel bir dua öğretmişti, bildiğim kadarıyla diğer torunlarına değil. “Allah’ım veren olayım”. Bu duanın ruhunu ancak 45 yaşında yakalayabildim. Veren olabilmek için alan olmak gerekli, katmanların birinde bir para var aşağıya inmeye çalışıyor, aşağıda birileri var bir can suyuna, bir nefese ihtiyacı var ve sen bir katalizör, bir kanal olma şansına sahipsin. Duadaki gibi veren olma  şansına…


 Ali Osman Taşlıca

ARILARLA KONUŞMAK 



Arılar konuşabilir mi? Düne kadar konuştuklarını bende bilmiyordum. Bir sosyal sorumluluk projesi araştırırken onları tanıdım. Bu yazı konuşan, dans eden arılarla ilgili.

Pazar sabahı Şişli’den Edirne’ye kadar arıcılık yapan köyleri bulabilmek, onların sorunlarına çözüm üretebilmek yâda onlara dokunabilmek üzere arı bilenlerle yola çıktım.

Araçta dört kişi var, bunlardan birisi oğlum (Pazar sabahı 06.30 da onu hareketlendiren dürtünün ne olduğunu merek ediyorum), diğer yol arkadaşım hayatımda tanıdığım ve “Zihni Sinir Kulübümüzden” bir bey.

İki yüz otuz plastik kalıptan bir arı kovanı üretmiş ve 2009 da TÜBİTAK’ tan inavasyon ödülü almış akil-arı bir adam. Plastik kalıbın ne olduğunu bilmek zorunda olmayanlar için 230 kalıbın yaklaşık 1,5 milyon dolar olduğunu söylersem beyefendiye neden akil-arı sıfatı taktığımı daha iyi anlatmış olurum. Yatırımının nasıl ve ne zaman döneceğini bilmeden böyle bir riski göze alabilmek için arılarla ilgili birkaç bilimsel tespiti buraya aktarmak istiyorum.

Arılar 1 gram bal için çiçeklere en az 7000 uçuş yapıyorlar. Bir kg bal için ise 40 bin tane arı 6 milyon çiçeği dolaşıyor. Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100.000 km kanat çırpıyor. Bunları artırabilirim ama sanırım dostumun neden akil-arı bir adam olduğunu tanımlamaya yetiyor.

Dördüncü yol arkadaşım yine en az dostum kadar çılgın bir kişilik, daha ilk tanışmamızda bir bilim adamı, bir biyolog ve en önemlisi yaşamını arıcılık üzerine kurgulamış birisiyle bu yolculuğa çıktığımı anlıyorum.

Yıllarca önce bu bölgede gittiğim en uzak yer  Kırklareli. Onu da Eskişehirspor-Kırklareli ikinci lig deplasmanı için gerçekleştirmiştim. Bu güzergahı daha çok İstanbul-Çanakkale seferlerinde kullanırım. Bu gezi şehir gezisi değil. Yolda nerede arıcılık olduğunu Yaşar bey anlatıyor. Ay çiçek özlü balın içeriği ile tanımaya başladım, konuşan arıların dünyasını. Ay çiçeği balı “kendine özgü bir lezzeti olan, bir miktar da polen içeren koyu altın sarısı renkte kuvvetli bir balmış. Boğazımızı yakan çok güzel bir tadı ve kokusu olup, çabuk kristalleşirmiş,” denemediğim için doğru kabul ettim ve kayda aldım.

09.30 civarında Saray ilçesine ulaştık. Burada bir arıcı ile buluşup yöreyi onunla tanımayı planlıyoruz.  Arıcalar kahvesine giriyoruz ama arıcı amca yok, sonra arabası ile gelip bizi başka bir kahveye götürüyor. Şişmanca, nefes alırken sanki ikincisini alamayacakmış gibi zorlanan, 27 yıllık sanayi işçiliğinden sonra baba mesleği arıcılığa yöneldiğini anlatan sevimli ve bence o da akil-arı birisi. Yol arkadaşım Trabzon ekmeği almıştı. Yanında evinden getirdiği zeytin çeşitleri ve yöreden aldığımız malzemelerle gazete üstü masamızı hazırlıyoruz kahvede. Çaylar gelirken masaya yöresel bal da gelir. Üstatlar sorar “Ay çiçeği balı mı?”. Cevap verir “Tadına bakın ve siz adlandırın” der. Ben 48 yıldır ağrı yaptığı için bal yememiş birisi, hem gezinin amacına uysun hem de panzehir etkisini yaratsın diye bir kaşık alıyorum. Nefis bir tat. Ayçiçeğini öncelikle algılıyorum ama başka tatlar da var. Yörede meşe ormanları ve farklı çiçeklerden oluşan bir flora var. Yediğimiz balda da bu farklı tatları yakalayabiliyoruz. Şaşkınlıkla izlediğim oğlum bu masada kahvaltı yapıyor. Doğal titizliği, aç kalmasını gerektirirken masada düzeni biraz kontrolü altına alarak iştahlı  bir kahvaltı yapıyor.

Yöreden bir iki kişi daha katılıyor aramıza. Konu bal; sohbetler arıcılık üzerine. Ben orada bulunuş nedenimizi açıklıyor,  Mikrokredi’yi anlatıyorum. “Kredi imkanı olmayan, yetiştirici belgesine sahip insanları arıyorum, bu bölgede sertifika alıp maddi olanağı olmadığı için kovan alamayan girişimcilere ilişkin bir duyum aldığımı,” söylüyorum. Arıcılar, bahse konu 30 kadın arıcı adayının yarısının Demirköy’de diğer yarısının İğneada’ da olduklarını söylüyorlar. Yeni güzergahımız kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yerel arıcı Fikret beyi de alarak yola çıkıyoruz.

Demirköy yoluna çıkmadan Saray ilçesinin on kilometre dışında 150 kovanlık bir arılığa gidiyoruz. Arıcı Fikret amca, ortağı Güneş beyi de oraya çağırmış.  İlk önemli saptamamı yapıyorum; okumuş arıcının anlamını ve onun yeterliliğinin arıcılığa yansımasını. Güneş bey, üniversite mezunu ve arıcılığı bir ticari işletme konseptinde kurgulamış. Korkmadan kovanlara yanaşıyor ve ilk defa yanımda açılan bir kovana dokunuyorum. Yaradanın  yarattıkları içinde en özellerinden birisi olan arıları birkaç santim ötesinden  izliyorum. Kapak açılınca hareketleniyorlar, Fikret bey “korkma hatta sokmalarına izin ver ki bu virüs sana da geçsin,” diyerek korkumu yenmemi sağlıyor. “Bırak uçuşsunlar, seni koklasınlar ve senle konuşmaya çalışsınlar,” diyor. İlk defa duyuyorum “Bırak seninle konuşsunlar” tanımlamasını. Fikret bey konuşuyor, dokunuyor ve onları seviyor. “Dişide ve işçi arılarda vardır zehir ve iğne. Erkek arılar iğnesizdir.” diyor. “Bilir misin? Bu kovandaki organizasyon yapısını,” diyor Güneş bey. Sadece bakıyorum ve “okuduklarımdan ve izlediklerimden biraz"  diyerek yorumsuz geçiyorum.

Biyolog üstat arabada devam ediyor bu ilginç dünya ile ilgili bilgilendirmelere:

“Aralarında olağanüstü işbirliği olan arı ailesi, anaarı, işçi arı ve erkek arıdan oluşur. Arı kolonisi, kuralları çok sıkı olan bir sosyal düzen içinde birlikte yaşar. Kolonide birkaç yüz erkek arı, binlerce işçi arı ve bir tek anarı bulunur. İşçi arı sayısı mevsime göre 10.000 ile 100.000 arasında değişir. Her arı ailesinin kendine özgü bir kokusu vardır. Bu yüzden dışarı çıkan her arı kendi kovanına geri döner. Yabancı kovana girmek isteyen bir arıyı, nöbetçi arılar kokusundan tanıyarak içeri almazlar ve gerekirse onu öldürürler..

Her kovanda bir tane anaarı vardır. Anaarının temel görevi yumurta yaparak arı kolonisinin çoğalmasını, böylece neslinin devam etmesini sağlamaktır. Bacaklarında fırça ve çiçek tozu kesesi yoktur. Dili de çiçeklerin balözünü emmeye yetecek kadar uzun değildir. İğnesini ise insanlara saplayamaz, yalnızca rakiplerini bertaraf etmek için kullanabilir. Ana arı, uzun ömrü süresince oğul verme ve döllenme uçuşu hariç, kovandan dışarı hiç çıkmaz. Ana arı, kolonisi içinde döllenmiş yumurta yapabilme yeteneğine sahip tek yaratıktır. Herhangi bir nedenden dolayı ölmesi ya da bu yeteneğini kaybetmesi koloninin yok olması anlamına gelir.

Aynı kovanda iki anaarıya asla yer yoktur…. Arı kolonisi için hayati önem taşımasından ötürü işçi arılar, ana arının etrafında adeta pervane olurlar. Onu büyük bir özveriyle korurlar ve beslerler. Onun için kendilerini feda etmekten hiç çekinmezler. Ana arı ağzını açar açmaz dört-beş işçi arı hemen onun ağzına bal doldurur. Ana arının yumurta bırakma işlemi süreklidir. Hiç dinlenmez. Ana arı bir günde oldukça yüksek sayıda yumurta bırakabilir. Bu sayı mevsiminde günde 3.000’i bulur.

İşçi arılar, arı kolonisinin en kalabalık grubunu meydana getirirler. Mevsimine göre sayıları 10.000 ile 100.000 arasında değişir. İşçi arı cinsiyet olarak dişidir. Fakat yumurtlama gibi bir fonksiyonu yerine getirmez. Arı kolonisinin faal olduğu ilkbahar ve yaz günlerinde bir işçi arının ortalama ömrü 40-50 gündür. Daha çok kovan içinde geçen kış mevsiminde, 4-5 aya çıkar.Bir kovandaki işçi arısının çokluğu ve çalışkanlığı kovanın gücünü ve verimini gösterir. Bir işçi arı kendi ağırlığı kadar yükü taşıyabilecek güçtedir.

Kovanın iç ve dış işlerinin tümünü işçi arılar görürler. Aralarında yaşlarına göre belirlenmiş sıkı bir işbirliği vardır. Daha kolay olan iç işleri, genç işçi arılar; dışarıdaki işleri ise tecrübeli olan yaşlı işçi arılar yapar. Erkek arının kovandaki tek fonksiyonu, ana arının döllenmesini gerçekleştirmektir. Bu dölleme işi de sadece bir tek erkek arıya nasip olur. İlkbaharda doğarlar ve sayıları yaklaşık olarak 100 ile 500 arasında değişir. İğnesi de yoktur, bu yüzden sokucu özelliğe sahip değildir. Dışarıda gezerek kendi karnını bile doyuramaz. İşçi arıların getirdiği bal ve polenle beslenir. Sonbahar gelip bal mevsimi bittikten sonra işçi arılar tarafından kovan dışına atılarak ölüme terk edilirler”. Daha neler anlatmadı ki, ben onları tanımaya başlamıştım. Hayranlığım maksimum düzeye ulaşmıştı….

Demirköy tam bir orman köyü, hiçbir üretim tesisinin bulunmadığı ve arıcılığın yaygın olduğu bir bölge. 40-50 üyeli Bal Üreticileri Birliği’ni yeni kurmuşlar. Çam, meşe ve yüzlerce çiçeğin oluşturduğu muhteşem bir florası var. Bunun arıcılıktaki anlamı farklı bal lezzeti.

Kış mevsiminin ağaçlara yansımış boz rengi ile kahverenginin türevleri arasında bir köy kahvesine girdik. Demirköylü arıcılar geldi. Önce yöre hakkında, sonra arıcılık konusundaki sıkıntılarını anlattılar. Onlar anlattıkça arabada aldığım arıcılık dersleri daha anlamlı oldu. Arıcılık sertifikalı bayanlar konusundaki duyumumu aktardım; doğruydu bildiklerim. İl Özel İdaresi ve Muğla Üniversitesi buralara kadar gelmiş, ücretsiz eğitimlerini vermişler. Kovanı ve arıları olmayan sertifikalı üreticiler; Benim temsil ettiğim organizasyonun aradıkları bunlar. Mikrokredi’yi tekrar anlattım. Tartıştık, birlikte kafa yorduk, akil-arı adamlarla ilk modelleme çıktı ortaya.

        a. Faizsiz de olsa verilecek kredi; arıyı tanıyan, arıyla yaşayan yani   arı ile konuşmayı bilenlere verilmeli,

        b. Mevcut arısı olanlar (maksimum 30 kovanı olanlara,) ana arı         üretimini de gerçekleştirecek bir setle desteklenmelidir. Bir ana       üretici kovanı ve on adet kovan, arıları ile birlikte ciddi bir üretim hattı yaratıyor.

        c. Bu setin yaklaşık maliyeti 4000-4500 TL civarında. Yatırımın bir yılda dönmesi teorik olarak mümkün ama benim aldığım izlenime göre arıcıya iki dönemlik bir süre vermek mantıklı. Daha iyi bir anlatımla, verilecek kredinin yarısı ilk          üretim sezonun da, kalanı ikinci üretimde tahsil edilmeli.

        d. Ana arı üretmeye imkan sağlayacağımız için kendini yenileyen       koloniler oluşturmak mümkün.

Demirköy’de kahveden ayrıldıktan sonra üstatlardan birisinin tanıdığı kırtasiyeci Hatice hanımı aradık. “Bir dağ köyünde bir Kadıköylü,” diyerek tanımlasam yeterince anlatmış olurum. İnanılmaz bir hanım; eğitimli olduğu her halinden belli, otoriter ve bana göre dahi akil-arı birisi. Kendini anlatmadan bir kavanoz ve altı kaşıkla geldi,   “Önce balımın tadına bakın sonra arı yada balı konuşalım” diyerek farklılığını ortaya koydu. Ona Mikrokredi’yi anlatmak keyifliydi, yüzünün nasıl aydınlandığını o an gözlerinin içinde kaç adet proje ürettiğini görmek beni de umutlandırdı ve bir Pazar sabahı oralarda olmayı daha bir anlamlı kıldı. Yazışmak ve anlattığım projeyi hayata geçirebilmek için 27 Şubata sözleşerek oradan ayrıldık.

Bir babaannem vardı, nur içinde yatsın. Her atanın yaptığı gibi torunlarını yanına oturtur, dua öğretirdi. Bana özel bir dua öğretmişti, bildiğim kadarıyla diğer torunlarına değil. “Allah’ım veren olayım”. Bu duanın ruhunu ancak 45 yaşında yakalayabildim. Veren olabilmek için alan olmak gerekli, katmanların birinde para var, aşağıya inmeye çalışıyor. Aşağıda birileri var bir can suyuna, bir nefese ihtiyacı var ve sen bir katalizör, bir kanal olma şansına sahipsin. Duadaki gibi veren olma… Şans kelimesini sevmiyorum ya da benim anladığım tanımlama sözlük kitaplarında yok. Şans bir Uzakdoğulu felsefecinin tanımıyla, hazırlıklı olduğunda fırsatlarla karşılaşma sanatı. Bu geziye çıkarken seçilmiştim, çünkü yeterliliğe sahiptim. Hazırdım çünkü üşenmemiş yola çıkmıştım; uyumak, her kes gibi klasik bir Pazar günü geçirmek yerine 1000 kilometreden fazlasını göze almıştım.

Ben veren olma görevini algılamıştım. Ve bunu yerine getirme şansına sahiptim. Son iki cümle biraz da “mütevazı ol” dedirttirir insana. Bir büyüğüm demişti ki “Farkındalık yarattığında mütevazi olma.” Burada olmayacağım, çünkü düşünmenizi, sarsılmanızı sağlamak istiyorum.

Bu yazıyı yazarken bir araştırmacı, bir bilim adamı yaklaşımı ile arılar dünyasını araştırdım. Beni affetsin, bir alıntı yapacağım kaynağını veremeden; bir gün bu yazıyı okur ve bunları ben yazmıştım diyen birisi çıkarsa onun hakkıdır bundan sonra yazacaklarım. “Bir arı kolonisinin 1 kg bal üretebilmesi için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor. Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi anlamına geliyor.  Sevgiyi biçmek istediğin yere, sevgi ekmelisin. Mutluluk almak istediğin tarlaya, emek vermelisin. Dünyanın en güzel çiçeği bile bakımsız kalınca soluyor,  renklerini kaybediyor. Arılar nasıl başkalarına verecekleri 1 kg bal için 8 kg balı kendileri için harcıyorlarsa, sen de 1 kg bal tadında iyilik  beklediğin insanlık için hiç olmazsa 1 kg’lık (aslında 8 kg olması gerekiyor!) bal tadında iyilik almasına izin vermelisin. Korkma  bunun için dünya çevresini 6 kez dönmen gerekmiyor! Onu sarıp kucaklaman,  kalbini çepeçevre kuşatman yeter de artar bile.” Bu bölümü kaydedemediğim bir bloktan aldım, ben de bu kelimelerle, bu duyarlılıkla finali yapmayı arzulardım. Olmadı, olamadı çünkü o dahi bu bölümün bir vereniydi. O   benden önce arılarla konuşmayı, o benden önce arıların olağanüstü  organizasyonel yeteneğini keşfetmeyi becerebilmişti.

Bana bu yazıyı yazma, bir veren olma  şansını veren Sarıyer Rotary üyelerine sevgi ve saygılarımla.

15.02.2010 Şişli İstanbul.
 



 

1 Ağustos 2013 Perşembe

MİKROKREDİ'Yİ TANIMADAN MİKROKREDİ PROJESİ GERÇEKLEŞTİRMİŞ OLMAK

EMİRDAĞ’INDA GİRİŞİMCİ YARATMAK

8 Haziran 2009, 21:32

Emirdağ’ın coğrafik konumunu tanımlayacak olursak; Afyonkarahisar’a bağlı bir ilçe, merkeze 66, Eskişehir'e 110, İzmir'e 378, Ankara'ya 195 km uzaklıkta, kış nüfusu 20–25 bin, yazın ise 100 binin üzerine çıkan, tanımlanması zor, çelişkilerle dolu ilginç bir ilçe.
 
Eskişehir yönünden ilçeye girerken ana yolun sağında, insanı etkileyen ve şiddetli bir merak uyandıran lüks villalar, biraz içerilere girince klasik bir orta Anadolu kasabasının özelliklerini taşıyan bir yerleşim. Merkezde; bir şehir meydanı, meydana çıkan beş ya da altı cadde, caddelerin derinliği yüz metreden daha az, ilçenin en yüksek yerinde ise, bir yüksek okul.
 
2007–2008 eğitim yılında orada görevli bir arkadaşımın daveti üzerine; hem ilçe, hem de okulla tanıştım. Okul müdürünün dışında, kariyerli çok az öğretim üyesi var, genellikle dışarıdan temin edilen öğretim görevlileri ile eğitimi sürdürmeye çalışıyorlar. Cuma günlerimi bu okula ayırmaya, bir hizmet, bana bugüne kadar yatırım yapan Devletime bir borç ödeme ve de en önemlisi kürsüye olan tutkum nedeniyle ders vermeye karar verdim. İki yıldır büyük bir keyifle bu okulda iktisat dersleri veriyorum.
 
Klasik bir eğitim anlayışında, programa uygun bir formatta dersini verir geçersin. Hem de üst düzeyde bir bilgiyi aktarır, 18 yıllık bir deneyimi keyifle derslerine yansıtır bir daha göremeyecekleri bir “hocayı” onlara sunar döner gelirsin. Hocalığım konusunda hiç mütevazı olmadım, görevini tam yapmak, aldığımın karşılığını vermek beni tatmin etmiyor. Her zaman daha fazlası ne olabilir, dersime giren öğrencilerimden kaçına dokunabilirim, önlerinde uzanan bin bir girdapla dolu yaşamlarında kullanabilecekleri ne tür şeyler yükleyebilirimin peşinde oldum. Geçen dönem onlardaki mutsuzluk, geleceğe bakışlarındaki karamsarlık beni çok etkilemişti. Dönem sonunda, onlara yaşamlarında kullanabilecekleri bir yol haritası hazırlamaya karar verdim. Bir seminer konseptinde, onlarla empati yaptığım “Kişisel markanı yaratmak” başlığı ile sunduğum bir çalışmanın, onlar üzerinde sihirli bir etki yaptığını fark ettim.
 
Bir Cuma günü öğrencilerim “Eskişehir’de bir seminer var ona katılmak istiyoruz ama maliyeti çok yüksek” dediler. Onların çaresizliği, bir şeyler yapabilme gayreti ama ekonomik çaresizlikleri beni çok etkiledi. Arkadaşlar ben bir gecemi Emirdağ’da geçirmeye varım, yarın sizlere öyle bir seminer vereceğim ki, Eskişehir’e gidenler bile pişman olacaklar dedim.
 
Cumartesi günü saat onda 12 de başlayacak seminerime hazırlanmak üzere okula gittim. Projeksiyonu hazırlarken üç genç kız salona girdi. “Hayırdır bu saatte ne işiniz var “ diye sorduğumda, tüm okul gelecek yer kapmaya geldik dediler. Ben 60–80 arasında bir grubun geleceğini düşünüyordum. Okul yöneticilerine kapasiteyi sorduğumda 100–120 kişiyi salona alabileceklerini söylediler. İlan edilmemiş, planlanmamış bir seminere akın akın gelmeye başladılar. Semineri 12 de başlatmayı planlamıştım fakat gelenleri yerleştirmek, diğer sınıflardan sandalye indirmek, özetle salonu düzenlemek 12.30’a kadar sürdü. İçim kıpır kıpır, birazda korkuyla gelişmeleri izliyordum. Seminerlerde en büyük korkum katılımcıların konsantrasyonumu bozma ihtimalleriydi. Sadece başlangıçta bir kez uyardım. Onuncu dakikada bir ara vereceğimi kalabalıktan ya da benden sıkılanların çıkmasına izin vereceğimi söyledim ve seminere başladım. Salonda 150–200 kişi, kapının dışından dinleyen birçok öğrenci finale kadar çıt çıkarmadan izlediler.
 
Muhteşem bir final yaptım, sözlerimi bitirdiğimde salonda birçok insana dokunduğumu hissediyor, gözlerindeki ışıltıdan, yüzlerindeki “ben değişeceğim”, “ben farklılaşacağım”, “ben verilen reçeteyi bu gece uygulayacağım” diyen ifadelerle bana gülümsediklerini görebiliyordum. Beni otobüse kadar onlarca öğrenci uğurlamaya geldi, mutluluktan ağlayabilirdim. İçimden ”işte bu”; enflasyondan, işsizlikten, küresel krizi anlatmaktan daha önemli bir şey yaptın, bazılarını değiştirdin dedim.
 
Bir hafta sonrasını iple çekiyor, seminerde önerdiğim uygulamaları, kaçının yaptığını öğrenme arzusu ile tutuşuyordum. Sınıfıma girdiğimde on-on beş öğrenciyi bulunca yıkıldım. Derslerimde devam mecburiyeti uygulamayan, gerçekten benden yaralanmak isteyenlerin gelmesi yönünde bir yöntem izleyen bir hocayım. Sınıfın doluluğunu; kendimi bir ölçme, test etme yöntemi olarak kullanıyorum. Moralsiz bir şekilde, gelen arkadaşlara, diğerleri nerede diye sorduğumda “geliyorlar hocam” dediler. Gerçekten bir beş dakika içinde yoğunluk %70 lere ulaşmıştı. Geçen haftanın değerlendirmesini yaptığımda birçoğunun verdiğim ödevi yaptıklarını gördüm. Geçen sene geri dönüşleri almıştım, hatta bir yıl sonra beni bulan, bana ulaşan mezun olmuş öğrencilerimden çok hoş mesajlar alıyordum. En son aldığım mesajı bu bölümde hiçbir değişiklik yapmadan vermek istiyorum.
ÖĞRENCİDEN HOCAYA
----- Original Message -----
From: Arzu Kara
To: info@avet.com.tr
Sent: Tuesday, May 26, 2009 10:42 AM
Subject: ÖĞRENCİNİZDEN TEŞEKKÜR....
 
Merhabalar Osman Hocam
Ben ARZU KARA Emirdağ Meslek Okulunda okuyordum. Nasılsınız hocam? Sizin kartınızı kaybetmiştim arkadaşlarımdan buldum. Hocam size teşekkür etmek istedim. Hani her insanın hayatında unutamayacağı dersler olur ya evet sız o dersi verdiniz bana... Okuldan mezun olduğum an hayat karşıma çıktı napacagımı bilemediğim bir anda. İş hayatına başladım sigorta şirketinde çalışıyorum aynı zamanda okula devam ediyorum. İş hayatına girdiğim an itibariyle yavaş yavaş insanların gerçek yüzleriyle karşılaştım. Sorunlar çıktı karşıma ve ben o sorunları HANI SIZIN ANLATTIGINZ AYNADA YÜZLEŞME TESTİ VARDI YA her zor anınım da ona başvurdum. Sorun bende miydi karşı tarafta mı diye. Yeri geldi bende sorun olduğunu yeri geldi karşı tarafta olduğunu buldum ve olaylara daha iyimser bakarak sorunlarım çözdüm. HANI SİZ DEMİŞTİNİZ YA ''DENEMEKTEN KORKMAYIN DİYE''' öyle bir cesaret almışım ki sizden, şimdi yapabileceğime inandığım hatta daha zorunu başarabileceğime inandığım her yola giriyorum ÇÜNKÜ BEN DENEMEKTEN KORKMUYORUM... Herkesin ihtimalle baktığı durumlara karşı ben dimdik ayakta duruyorum. Bu yüzden teşekkür etmek az kalıyor size. Geleceğime dair her kararda sizden aldığım dersi hatırlayıp yoluma öyle devam edeceğim. BU YÜZDEN SİZE MİNNETTARIM.
 
SAYGILARIMLA ARZU KARA
 
 
HOCASINDAN ÖĞRENCİSİNE
Yazdıkların beni çok duygulandırdı. Hatırlarsan bir kaçınıza dokunabilsem bana yeter derdim. Sana dokunmuş olmak beni inanılmaz mutlu etti. Lütfen iletişimi koparma, karar verme sürecinde, daraldığında size verdiğim reçeteyi uygulamaktan çekinme.
 
Bana gurur verdin, yaptıklarımı anlamlı kıldın.
 
Özel teşekkürlerimle.
 
Haberleşme adresim. plastikguvenlik@hotmail.com
 
Aşağıda grup adresim var
http://groups.google.com.tr/group/osman-hocadan-ders-alanlar?lnk=srg&hl=tr
 
 
Mesajlar elbette güzel, daha güzel olanı başarı öykülerini, mesajlarla değil birebir yaşayabilmek, onlardaki gelişimi yakından görebilmek, hatta gelişmelerinin içinde rol alabilmek, burada anlatacağım örnek olay bu son seminerimden sonra yaşadığım şeyler.
 
Ders sonrası üç genç kız geldi yanıma, “hocam önümüzdeki hafta okulumuzda geleneksel pilav günü var, biz bu pilav gününde bir şey yapmak istiyoruz; farklılaşmak, hiç denemediğimiz bir şeyi denemek, o seminerde anlattığınız gibi alelade tanımsız balıklar gibi değil, akvaryum dışına çıkmaya çalışan farklı balıklar gibi olmak istiyoruz” dediler. Korktuklarını, ama önder olursam denemek istediklerini anlattılar. “Gelin bunu bir girişimcilik projesine çevirelim ve olması gereken süreci işletme derslerinde öğrendiğimiz öğretilere uygun yapalım” dedim. Önce konuyu belirleyelim ve bunu proje haline getirelim dediğimde, Hülya “ hocam bardakta mısır satabilir miyiz” diye sordu. Neden olmasın, niçin denemiyorsunuz gibi klasik sorulardan sonra bana nasıl yapacağınızı, nelerin gerekli olduğunu tanımlayınız ve detaylandırınız dedim. Cumartesi Emirdağ’ından telefon aldım;
 
— Hocam, mısır satışı yapabileceğimiz aracı bulduk. Bir gün için 40 TL’ye pazarlık yaptık. Benle birlikte dört arkadaş biz bu işi yapacağız. Satış için gerekli olan malzemelerin listesini çıkardık, bunlar içersinde en önemlisi olan mısırı Emirdağ’da bulamadık.
— Ben Eskişehir’de araştırır size bilgi veririm. Toplam yatırım tutarınız ne kadar, ne kadar satış hâsılatı planlıyorsunuz. Mısırın hazırlanması, satışında kullanılacak malzemeler ve diğer detayları yazıya dökerek bana aktarır mısınız?
— Biz sabaha kadar çalıştık, internette yapılacak bütün araştırmaları yaptık. Mısır hariç 90 TL’lik bir yatırımımız olacak. 600 bardak ve bardağı 2 TL’den satış planlıyoruz.
— 600 bardak için ne kadar mısır gerekli.
— Hocam 40 ya da 50 kilo gerekli olduğunu düşünüyoruz.
 
Telefonu kapattığımda hissettiklerimi tanımlamak, kelimelerle sizlere aktarmak inanın çok zor. Aklımda kalan tek cümle “işte dokundum, birilerini daha değiştiriyorum”.
 
Çarşamba günü bir toplantı için Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. Eskişehir otogarı, AŞTİ nerede mısırcı bulursam mısır alıyor, sohbet ediyor detay öğreniyordum. Bu sohbetlerde sütlü mısırın şoklanmış olarak satıldığını, servisinin soğutucu araçlarla yapıldığını öğrendim. Afyonu arayıp genç girişimcilere bu malzemeyi Afyon’dan almalarını, 70 km. mesafede sıcağın etkilemeyeceğini anlattım. Gelen cevap onlar içinde, benim içinde bir yıkımdı. Afyonda bu ürünü bulamamışlardı.
 
Ankara’da birlikte çalıştığım arkadaşlarımı aradım, ürünü buldum ve ilk araba ile 40 kilo mısırı ısıdan koruyan paketlerin içersinde Emirdağ’a göndermek üzere AŞTİ’ye geldim. O an projeyi riske atmamak için ürünü göndermek yerine, ürünü kendim götürmeye karar verdim. Gece 10.30, Emirdağ’da gökler yarılıyor, ilçeyi sel götürüyordu. Araç Afyon’a devam edeceği için bir sundurmanın altında beni 40 kilo mısırla indirdiler. Allah’ım nasıl bir sıkıntı, nasıl bir yorgunluk ama tüm bunların dışında sanki ilk işimi kurduğum anda yaşamış olduğum heyecanı tekrar yaşıyormuş gibi genç girişimcileri beklemeye başladım.
 
Sabah 10 da okula gittiğimde bir mısır arabası, üzerinde genç girişimciler tabelası, mısırın insan sağlığı üzerindeki etkilerini gösteren sloganlar, ilçede bir kurstan temin ettikleri beyaz önlükler, steril eldivenlerle dört tane pırıl pırıl genç kız. Panik içindeler tüp çalışmıyor, hemen çözüm geliştirmişler, tüpçüyü bekliyorlar. Uzaktan izledim. Neler düşünüyorlar neler hissediyorlar. Geceyi nasıl geçirdiler? Bildiğim bir gerçek var, proje için 100 lira kendi kaynaklarından yatırmışlar, bana da 200 lira borçlanmışlardı. Hem öz kaynak yaratmak için sıkıntı çekmişler, hem de yabancı kaynak için benden başka gidecek bir yer bulamamışlardı. Genç girişimcilerin, benden utanarak ama kendilerini aşarak borç istemeleri, mısıra ulaşabilmek için benle görüşmeleri, her anı olmayan konturları ile izlemeleri, bu projenin duygusal ve mücadeleci boyutlarıydı.
 
Proje sahaya inmiş, müşteriler gelmeye başlamış ama ürünleri ortada yoktu, yine çözümü kendileri buldular. Okul kantininden sıcak su alarak mısırın hızlı çözülmesini sağlayarak satışa başladılar. Her projenin karlılığını etkileyen ve kontrol edilemeyen dış faktörler vardır. Birçok olumsuz faktör sayılabilir ama satışlarının ikinci saatinde havanın aniden kapatması ve arkasından başlayan soğuk bir rüzgâr ve yağmur, üç gündür mükemmel giden havalar sonrası beklenmeyen bir gelişmeydi. Bu olumsuzluğa da direndiler; müşteri olmadığı halde, soğuk ve yağmur altında beklediler. Bu görüntü, sahneye çıkma cesareti gösteren, akvaryum dışına çıkan ve yeni yaşamın koşullarına direnen farklı balıkların görüntüsünü yansıtıyordu. Sırılsıklam, titreyerek mısırın buharında ıslanan genç girişimciler.
 
Ben ikindi vaktinde şehir merkezine inmiş, dönüş için biletimi ayarlamaya çalışmış, otelimde de biraz dinlenmiştim. Akşam beş civarında yemek için dışarıya çıktığımda zaferimi, eserimi görmenin şaşkınlığı içindeydim. Şehrin merkezinde mısır satan dört genç kız, belediye memurlarından izin almaya çalışırlarken, kuyruğa girmiş halka mısır satıyorlar. Zabıtalar onların yalvarmalarına dayanamadı ve bu gün devam edin dediler. Yanlarına gittiğimde 10 kiloluk hammaddelerini ürüne çevirmişler, henüz başa başnoktasının uzağında ama moralleri yerinde buldum. O gün beşinci ya da altıncı kez mısır siparişimi verdim. Kalan ürünü ne yapacaksınız sorusuna dördü birden,” bitene kadar buradayız” diye cevap verdiler.
 
20 yıldır hocalık yapıyorum, son 10 yılımı kendi projelerime adadım. Mükemmel sonuçlandırdığım projelerin yanında batırdığım, altında kaldığım birçok projem var. Her projeme inanarak girdim, inandığım her projenin sonuna kadar gittim. İnsan hiç inandığı şeyden vazgeçer mi? Sorusunu, sıkıntıya girdiğimde kendi kendime hep sordum ve cevabım hep aynı oldu. VAZGEÇMEZ…
 
Emirdağ’da, o ilçenin kendine has koşullarında, akşam beşten sonra yerel bıçkın gençlerden genç kızların sıkıntı çektiği o ilçede, akşamın altısında dört genç kız bağırarak mısır satıyorlardı. Bu projeyi iki gün daha sürdürdüler ve kara geçince, stoklarını minimuma getirince sonladılar. Denediler, gereğini yaptılar ve hiç vazgeçmediler.
 
Ben projenin benim açımdan görüneni aktardım. Bu çalışma onların bana aktaracakları ile tamamlanacak. Onlar bana değerlendirmelerini ilettiklerinde bende bu sona onları ekleyerek çift yönlü girişimci yaratmanın tüm boyutlarını sizlere ulaştıracağım.



BAHSİ GEÇEN SEMİNERDEN BİR BÖLÜM
 

25 Temmuz 2013 Perşembe

BİR BAŞARI HİKAYESİNİN DOĞUŞU-İLK DENEYİMLER

EYLÜL-2010

Ankara'dan araçla İstanbul'a dönüyorum. Sarıyer Rotary Kulübü'nden kısa sürede dostum olan Özcan Albak, telefonda bir projeden bahsediyor. İsminde mikrokredi kavramı var ve benimde aldığım eğitim nedeniyle bu kavram bana sıcak geliyor. Dostumun "mikrokredi" projesinde görev alır mısın?  sorusuna verdiğim cevap basit bir "evet".

Ağustos-2013'de bu evet cevabının sonuçlarını analiz ettiğimde geldiğimiz noktanın inanılmaz olduğunu görüyorum. Bu blog bu sürecin bir özeti bir arşivi olacak.


ÇATALCA İLK DENEYİMLER

MİKROKREDİ İLE

Mikrokredi’de “Kişiye yemesi için bir balık vermezsiniz. Onlara nasıl balık tutulmasını da söylemezsiniz. Bunların ötesinde olan, balık tutmak için bir ağ veya kayık kiralamasını veya almasını sağlarsınız.”
 
 
Dostlar sahada mikrokredi uygulamasını izleme, yol yordam öğrenme gayreti içerisindeler.
 
DERS-1
 
 
 
İLK TANITIM FİLMİM
 
 
Mikrokredi Nedir? Gelir getirici bir faaliyette bulunmak üzere küçük bir başlangıç sermayesine ihtiyacı olan dar gelirli kadınlarımıza imkan sağlanmasıdır. Sadece güvene dayanan, teminatsız ve kefilsiz küçük sermaye şeklindeki mikro kredi, dar gelirli bayanlarımızın kendi kendine gelir sahibi olmaları için etkili bir stratejidir.