Bir babaannem vardı, nur içinde yatsın. Her atanın yaptığı gibi
torunlarını yanına oturtur dua öğretirdi. Bana özel bir dua öğretmişti,
bildiğim kadarıyla diğer torunlarına değil. “Allah’ım veren olayım”. Bu duanın ruhunu ancak 45 yaşında
yakalayabildim. Veren olabilmek için alan olmak gerekli, katmanların birinde
bir para var aşağıya inmeye çalışıyor, aşağıda birileri var bir can suyuna, bir
nefese ihtiyacı var ve sen bir katalizör, bir kanal olma şansına sahipsin.
Duadaki gibi veren olma şansına…
ARILARLA KONUŞMAK
Arılar
konuşabilir mi? Düne kadar konuştuklarını bende bilmiyordum. Bir sosyal
sorumluluk projesi araştırırken onları tanıdım. Bu yazı konuşan, dans eden
arılarla ilgili.
Pazar sabahı
Şişli’den Edirne’ye kadar arıcılık yapan köyleri bulabilmek, onların
sorunlarına çözüm üretebilmek yâda onlara dokunabilmek üzere arı bilenlerle
yola çıktım.
Araçta dört
kişi var, bunlardan birisi oğlum (Pazar sabahı 06.30 da onu hareketlendiren
dürtünün ne olduğunu merek ediyorum), diğer yol arkadaşım hayatımda tanıdığım
ve “Zihni Sinir Kulübümüzden” bir bey.
İki yüz otuz
plastik kalıptan bir arı kovanı üretmiş ve 2009 da TÜBİTAK’ tan inavasyon ödülü
almış akil-arı bir adam. Plastik kalıbın ne olduğunu bilmek zorunda olmayanlar
için 230 kalıbın yaklaşık 1,5 milyon dolar olduğunu söylersem beyefendiye neden
akil-arı sıfatı taktığımı daha iyi anlatmış olurum. Yatırımının nasıl ve ne
zaman döneceğini bilmeden böyle bir riski göze alabilmek için arılarla ilgili
birkaç bilimsel tespiti buraya aktarmak istiyorum. 
Arılar 1 gram
bal için çiçeklere en az 7000 uçuş yapıyorlar. Bir kg bal için ise 40 bin tane
arı 6 milyon çiçeği dolaşıyor. Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100
milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100.000 km kanat çırpıyor. Bunları
artırabilirim ama sanırım dostumun neden akil-arı bir adam olduğunu tanımlamaya
yetiyor.
Dördüncü yol
arkadaşım yine en az dostum kadar çılgın bir kişilik, daha ilk tanışmamızda bir
bilim adamı, bir biyolog ve en önemlisi yaşamını arıcılık üzerine kurgulamış
birisiyle bu yolculuğa çıktığımı anlıyorum.
Yıllarca önce
bu bölgede gittiğim en uzak yer
Kırklareli. Onu da Eskişehirspor-Kırklareli ikinci lig deplasmanı için
gerçekleştirmiştim. Bu güzergahı daha çok İstanbul-Çanakkale seferlerinde
kullanırım. Bu gezi şehir gezisi değil. Yolda nerede arıcılık olduğunu Yaşar
bey anlatıyor. Ay çiçek özlü balın içeriği ile tanımaya başladım, konuşan
arıların dünyasını. Ay çiçeği balı “kendine özgü bir lezzeti olan, bir miktar
da polen içeren koyu altın sarısı renkte kuvvetli bir balmış. Boğazımızı yakan
çok güzel bir tadı ve kokusu olup, çabuk kristalleşirmiş,” denemediğim için
doğru kabul ettim ve kayda aldım.
09.30 civarında
Saray ilçesine ulaştık. Burada bir arıcı ile buluşup yöreyi onunla tanımayı
planlıyoruz. Arıcalar kahvesine
giriyoruz ama arıcı amca yok, sonra arabası ile gelip bizi başka bir kahveye
götürüyor. Şişmanca, nefes alırken sanki ikincisini alamayacakmış gibi
zorlanan, 27 yıllık sanayi işçiliğinden sonra baba mesleği arıcılığa
yöneldiğini anlatan sevimli ve bence o da akil-arı birisi. Yol arkadaşım
Trabzon ekmeği almıştı. Yanında evinden getirdiği zeytin çeşitleri ve yöreden
aldığımız malzemelerle gazete üstü masamızı hazırlıyoruz kahvede. Çaylar gelirken
masaya yöresel bal da gelir. Üstatlar sorar “Ay çiçeği balı mı?”. Cevap verir “Tadına
bakın ve siz adlandırın” der. Ben 48 yıldır ağrı yaptığı için bal yememiş
birisi, hem gezinin amacına uysun hem de panzehir etkisini yaratsın diye bir
kaşık alıyorum. Nefis bir tat. Ayçiçeğini öncelikle algılıyorum ama başka
tatlar da var. Yörede meşe ormanları ve farklı çiçeklerden oluşan bir flora
var. Yediğimiz balda da bu farklı tatları yakalayabiliyoruz. Şaşkınlıkla
izlediğim oğlum bu masada kahvaltı yapıyor. Doğal titizliği, aç kalmasını
gerektirirken masada düzeni biraz kontrolü altına alarak iştahlı bir kahvaltı yapıyor.
Yöreden bir iki
kişi daha katılıyor aramıza. Konu bal; sohbetler arıcılık üzerine. Ben orada
bulunuş nedenimizi açıklıyor, Mikrokredi’yi
anlatıyorum. “Kredi imkanı olmayan, yetiştirici belgesine sahip insanları
arıyorum, bu bölgede sertifika alıp maddi olanağı olmadığı için kovan alamayan
girişimcilere ilişkin bir duyum aldığımı,” söylüyorum. Arıcılar, bahse konu 30
kadın arıcı adayının yarısının Demirköy’de diğer yarısının İğneada’ da
olduklarını söylüyorlar. Yeni güzergahımız kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yerel
arıcı Fikret beyi de alarak yola çıkıyoruz.
Demirköy yoluna
çıkmadan Saray ilçesinin on kilometre dışında 150 kovanlık bir arılığa gidiyoruz.
Arıcı Fikret amca, ortağı Güneş beyi de oraya çağırmış. İlk önemli saptamamı yapıyorum; okumuş
arıcının anlamını ve onun yeterliliğinin arıcılığa yansımasını. Güneş bey,
üniversite mezunu ve arıcılığı bir ticari işletme konseptinde kurgulamış. Korkmadan
kovanlara yanaşıyor ve ilk defa yanımda açılan bir kovana dokunuyorum. Yaradanın yarattıkları içinde en özellerinden birisi
olan arıları birkaç santim ötesinden izliyorum. Kapak açılınca hareketleniyorlar,
Fikret bey “korkma hatta sokmalarına izin ver ki bu virüs sana da geçsin,”
diyerek korkumu yenmemi sağlıyor. “Bırak uçuşsunlar, seni koklasınlar ve senle
konuşmaya çalışsınlar,” diyor. İlk defa duyuyorum “Bırak seninle konuşsunlar”
tanımlamasını. Fikret bey konuşuyor, dokunuyor ve onları seviyor. “Dişide ve
işçi arılarda vardır zehir ve iğne. Erkek arılar iğnesizdir.” diyor. “Bilir
misin? Bu kovandaki organizasyon yapısını,” diyor Güneş bey. Sadece bakıyorum
ve “okuduklarımdan ve izlediklerimden biraz" diyerek yorumsuz geçiyorum.
Biyolog üstat arabada devam ediyor bu
ilginç dünya ile ilgili bilgilendirmelere:
“Aralarında olağanüstü işbirliği olan arı ailesi, anaarı, işçi arı
ve erkek arıdan oluşur. Arı kolonisi, kuralları çok sıkı olan bir sosyal düzen
içinde birlikte yaşar. Kolonide birkaç yüz erkek arı, binlerce işçi arı ve bir
tek anarı bulunur. İşçi arı sayısı mevsime göre 10.000 ile 100.000 arasında
değişir. Her arı ailesinin kendine özgü bir kokusu vardır. Bu yüzden dışarı
çıkan her arı kendi kovanına geri döner. Yabancı kovana girmek isteyen bir
arıyı, nöbetçi arılar kokusundan tanıyarak içeri almazlar ve gerekirse onu
öldürürler..
Her kovanda bir tane anaarı vardır. Anaarının temel görevi yumurta
yaparak arı kolonisinin çoğalmasını, böylece neslinin devam etmesini sağlamaktır.
Bacaklarında fırça ve çiçek tozu kesesi yoktur. Dili de çiçeklerin balözünü
emmeye yetecek kadar uzun değildir. İğnesini ise insanlara saplayamaz, yalnızca
rakiplerini bertaraf etmek için kullanabilir. Ana arı, uzun ömrü süresince oğul
verme ve döllenme uçuşu hariç, kovandan dışarı hiç çıkmaz. Ana arı, kolonisi
içinde döllenmiş yumurta yapabilme yeteneğine sahip tek yaratıktır. Herhangi
bir nedenden dolayı ölmesi ya da bu yeteneğini kaybetmesi koloninin yok olması
anlamına gelir.
Aynı kovanda iki anaarıya asla yer yoktur…. Arı kolonisi için
hayati önem taşımasından ötürü işçi arılar, ana arının etrafında adeta pervane
olurlar. Onu büyük bir özveriyle korurlar ve beslerler. Onun için kendilerini
feda etmekten hiç çekinmezler. Ana arı ağzını açar açmaz dört-beş işçi arı
hemen onun ağzına bal doldurur. Ana arının yumurta bırakma işlemi süreklidir.
Hiç dinlenmez. Ana arı bir günde oldukça yüksek sayıda yumurta bırakabilir. Bu
sayı mevsiminde günde 3.000’i bulur.
İşçi arılar, arı kolonisinin en kalabalık grubunu meydana
getirirler. Mevsimine göre sayıları 10.000 ile 100.000 arasında değişir. İşçi
arı cinsiyet olarak dişidir. Fakat yumurtlama gibi bir fonksiyonu yerine
getirmez. Arı kolonisinin faal olduğu ilkbahar ve yaz günlerinde bir işçi arının
ortalama ömrü 40-50 gündür. Daha çok kovan içinde geçen kış mevsiminde, 4-5 aya
çıkar.Bir kovandaki işçi arısının çokluğu ve çalışkanlığı kovanın gücünü ve
verimini gösterir. Bir işçi arı kendi ağırlığı kadar yükü taşıyabilecek
güçtedir.
Kovanın iç ve dış işlerinin tümünü işçi arılar görürler. Aralarında
yaşlarına göre belirlenmiş sıkı bir işbirliği vardır. Daha kolay olan iç işleri,
genç işçi arılar; dışarıdaki işleri ise tecrübeli olan yaşlı işçi arılar yapar.
Erkek arının kovandaki tek fonksiyonu, ana arının döllenmesini
gerçekleştirmektir. Bu dölleme işi de sadece bir tek erkek arıya nasip olur.
İlkbaharda doğarlar ve sayıları yaklaşık olarak 100 ile 500 arasında değişir.
İğnesi de yoktur, bu yüzden sokucu özelliğe sahip değildir. Dışarıda gezerek
kendi karnını bile doyuramaz. İşçi arıların getirdiği bal ve polenle beslenir.
Sonbahar gelip bal mevsimi bittikten sonra işçi arılar tarafından kovan dışına
atılarak ölüme terk edilirler”. Daha neler anlatmadı ki, ben onları tanımaya
başlamıştım. Hayranlığım maksimum düzeye ulaşmıştı….
Demirköy tam bir orman köyü, hiçbir üretim tesisinin bulunmadığı ve
arıcılığın yaygın olduğu bir bölge. 40-50 üyeli Bal Üreticileri Birliği’ni yeni
kurmuşlar. Çam, meşe ve yüzlerce çiçeğin oluşturduğu muhteşem bir florası var.
Bunun arıcılıktaki anlamı farklı bal lezzeti.
Kış mevsiminin ağaçlara yansımış boz rengi ile kahverenginin
türevleri arasında bir köy kahvesine girdik. Demirköylü arıcılar geldi. Önce
yöre hakkında, sonra arıcılık konusundaki sıkıntılarını anlattılar. Onlar
anlattıkça arabada aldığım arıcılık dersleri daha anlamlı oldu. Arıcılık
sertifikalı bayanlar konusundaki duyumumu aktardım; doğruydu bildiklerim. İl
Özel İdaresi ve Muğla Üniversitesi buralara kadar gelmiş, ücretsiz eğitimlerini
vermişler. Kovanı ve arıları olmayan sertifikalı üreticiler; Benim temsil
ettiğim organizasyonun aradıkları bunlar. Mikrokredi’yi tekrar anlattım.
Tartıştık, birlikte kafa yorduk, akil-arı adamlarla ilk modelleme çıktı ortaya.
a. Faizsiz de olsa verilecek kredi; arıyı tanıyan,
arıyla yaşayan yani arı ile konuşmayı
bilenlere verilmeli,
b. Mevcut arısı olanlar (maksimum 30 kovanı
olanlara,) ana arı üretimini de
gerçekleştirecek bir setle desteklenmelidir. Bir ana üretici kovanı ve on adet kovan, arıları ile birlikte ciddi bir
üretim hattı yaratıyor.
c. Bu setin yaklaşık maliyeti 4000-4500 TL
civarında. Yatırımın bir yılda dönmesi teorik olarak mümkün ama benim aldığım izlenime göre arıcıya iki dönemlik bir
süre vermek mantıklı. Daha iyi bir
anlatımla, verilecek kredinin yarısı ilk üretim
sezonun da, kalanı ikinci üretimde tahsil edilmeli.
d. Ana arı üretmeye imkan sağlayacağımız için
kendini yenileyen koloniler
oluşturmak mümkün.
Demirköy’de kahveden ayrıldıktan sonra üstatlardan birisinin
tanıdığı kırtasiyeci Hatice hanımı aradık. “Bir dağ köyünde bir Kadıköylü,”
diyerek tanımlasam yeterince anlatmış olurum. İnanılmaz bir hanım; eğitimli
olduğu her halinden belli, otoriter ve bana göre dahi akil-arı birisi. Kendini
anlatmadan bir kavanoz ve altı kaşıkla geldi,
“Önce balımın tadına bakın sonra arı yada balı konuşalım” diyerek
farklılığını ortaya koydu. Ona Mikrokredi’yi anlatmak keyifliydi, yüzünün nasıl
aydınlandığını o an gözlerinin içinde kaç adet proje ürettiğini görmek beni de
umutlandırdı ve bir Pazar sabahı oralarda olmayı daha bir anlamlı kıldı.
Yazışmak ve anlattığım projeyi hayata geçirebilmek için 27 Şubata sözleşerek
oradan ayrıldık.
Bir babaannem vardı, nur içinde yatsın. Her atanın yaptığı gibi torunlarını
yanına oturtur, dua öğretirdi. Bana özel bir dua öğretmişti, bildiğim kadarıyla
diğer torunlarına değil. “Allah’ım veren olayım”. Bu duanın ruhunu ancak 45
yaşında yakalayabildim. Veren olabilmek için alan olmak gerekli, katmanların
birinde para var, aşağıya inmeye çalışıyor. Aşağıda birileri var bir can
suyuna, bir nefese ihtiyacı var ve sen bir katalizör, bir kanal olma şansına
sahipsin. Duadaki gibi veren olma… Şans kelimesini sevmiyorum ya da benim
anladığım tanımlama sözlük kitaplarında yok. Şans bir Uzakdoğulu felsefecinin
tanımıyla, hazırlıklı olduğunda fırsatlarla karşılaşma sanatı. Bu geziye
çıkarken seçilmiştim, çünkü yeterliliğe sahiptim. Hazırdım çünkü üşenmemiş yola
çıkmıştım; uyumak, her kes gibi klasik bir Pazar günü geçirmek yerine 1000
kilometreden fazlasını göze almıştım.
Ben veren olma görevini algılamıştım. Ve bunu yerine getirme şansına
sahiptim. Son iki cümle biraz da “mütevazı ol” dedirttirir insana. Bir büyüğüm
demişti ki “Farkındalık yarattığında mütevazi olma.” Burada olmayacağım, çünkü
düşünmenizi, sarsılmanızı sağlamak istiyorum.
Bu yazıyı yazarken bir araştırmacı, bir bilim adamı yaklaşımı ile
arılar dünyasını araştırdım. Beni affetsin, bir alıntı yapacağım kaynağını
veremeden; bir gün bu yazıyı okur ve bunları ben yazmıştım diyen birisi çıkarsa
onun hakkıdır bundan sonra yazacaklarım. “Bir arı kolonisinin 1 kg bal
üretebilmesi için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor. Bu da koloninin 6 kez dünya
çevresini dönmesi anlamına geliyor. Sevgiyi
biçmek istediğin yere, sevgi ekmelisin. Mutluluk almak istediğin tarlaya, emek
vermelisin. Dünyanın en güzel çiçeği bile bakımsız kalınca soluyor, renklerini kaybediyor. Arılar nasıl
başkalarına verecekleri 1 kg bal için 8 kg balı kendileri için harcıyorlarsa,
sen de 1 kg bal tadında iyilik
beklediğin insanlık için hiç olmazsa 1 kg’lık (aslında 8 kg olması
gerekiyor!) bal tadında iyilik almasına izin vermelisin. Korkma bunun için dünya çevresini 6 kez dönmen gerekmiyor!
Onu sarıp kucaklaman, kalbini çepeçevre
kuşatman yeter de artar bile.” Bu bölümü kaydedemediğim bir bloktan aldım, ben
de bu kelimelerle, bu duyarlılıkla finali yapmayı arzulardım. Olmadı, olamadı
çünkü o dahi bu bölümün bir vereniydi. O
benden önce arılarla konuşmayı, o benden önce arıların olağanüstü organizasyonel yeteneğini keşfetmeyi
becerebilmişti.
Bana bu yazıyı yazma, bir veren olma şansını veren Sarıyer Rotary üyelerine sevgi
ve saygılarımla.
15.02.2010 Şişli İstanbul.